Filmlerdeki uzaylılar neden hep insana benziyor?
Uzay Yolu'ndan Geliş'e uzaylılar neden çoğu zaman iki kollu, iki bacaklı? Cevap bütçede, bilimin cevabı ise evrimcilerin yıllardır süren tartışmasında.

Kısa cevap: Çoğunlukla bütçe ve pratiklik yüzünden. Bir uzaylıyı canlandırmanın en ucuz ve en kolay yolu, bir oyuncuya makyaj ve kostüm giydirmektir. Sonuç da iki kol, iki bacak, bir baş ve alında birkaç kabartıdan ibaret bir "yabancı" olur. Bilim ise bu konuda ikiye bölünmüş durumda. Bazı evrim biyologları benzer koşulların benzer çözümler ürettiğini, dolayısıyla zeki bir canlının bize bir ölçüde benzeyebileceğini savunuyor. Bazıları ise evrimin tesadüflere o kadar bağlı olduğunu düşünüyor ki, başka bir gezegende insana benzer bir şeyin çıkmasını neredeyse imkânsız görüyor. Bugünkü astrobiyolojinin beklentisi ise çok daha mütevazı: İlk bulacağımız yaşam büyük olasılıkla mikroskobik olacak.
Perdedeki uzaylılar neden bu kadar tanıdık?
Bilimkurgu edebiyatı, uzaylıları çoğu zaman perdedekinden çok daha tuhaf hayal etti. Dünyalar Savaşı'ndaki ahtapotu andıran Marslılar bunun bilinen örneklerinden. Ancak uzaylıları oyuncular canlandırmaya başlayınca hayal gücü törpülendi. Bilimkurgudaki uzaylıları inceleyen kaynaklar bunu açıkça söylüyor: Bütçe nedeniyle, insana benzeyen ve yalnızca birkaç insan dışı özelliği olan uzaylılar yeni standart hâline geldi. Bu eğilim en çok Uzay Yolu (Star Trek) serisinde göze çarpıyor. Haftalık bir dizide her bölüm yeni bir tür yaratmanın en makul yolu, tanıdık bir yüze birkaç takma parça eklemekti.
Bilgisayar efektleri yaygınlaşınca tasarımcılar kostümlü oyunculara ve mekanik efektlere bağımlı olmaktan kurtuldu. Yine de insana benzeyen uzaylı alışkanlığı sürdü. Bunun bir nedeni de anlatı: Seyircinin bir karakterle bağ kurması için yüzünü, gözünü, duygusunu okuyabilmesi gerekir. Yıldız Geçidi SG-1 gibi yapımlar ise işi daha da basitleştirdi ve uzaylıların önemli bir kısmını doğrudan insan soyundan türemiş halklar olarak kurguladı.
Uzay Yolu bunu nasıl açıkladı?
Not: Bu paragraf, bir Uzay Yolu bölümünün sonundaki açıklamayı içerir. Yıllarca "neden herkes insana benziyor" sorusuyla takılan seri, sonunda kendi içinde bir cevap üretti. Uzay Yolu: Yeni Nesil'in 6. sezonunun 20. bölümü "The Chase" (Kovalamaca), 26 Nisan 1993'te yayımlandı. Hikâyesini Joe Menosky ile Ronald D. Moore yazdı, yönetmen koltuğunda ise Jonathan Frakes vardı. Bölümde Enterprise ekibi farklı dünyalardan toplanan DNA parçalarının birbirine yapboz gibi oturduğunu fark ediyor. Parçalar birleşince ortaya çok sayıda türün genetik yapısına gömülmüş bir desen çıkıyor. Sonunda kaydedilmiş bir mesaj, bilinen bütün uygarlıklardan önce yaşamış bir halkın galaksideki gezegenlere "tohum kodları" ektiğini anlatıyor. Bu kodlar, gelişen yaşamı insansı biçime doğru yönlendirmiş. Böylece insanlar da dahil dizideki pek çok tür, aslında uzak akraba çıkıyor.
Bu, bir dizi için zarif bir çözüm. Ama gerçek biyolojiye bakınca durum farklı: Dünya'daki canlıların ortak bir atası olduğunu biliyoruz, ama bu ortak ata insansı değildi.
Evrim gerçekte insana benzer canlılar üretir mi?
Burada devreye yakınsak evrim (convergent evolution) giriyor. Birbirinden çok farklı soylardan gelen canlıların, benzer sorunlarla karşılaştıklarında birbirinden bağımsız olarak benzer özellikler geliştirmesine bu ad veriliyor. En sevilen örnek göz. Kamera biçimli göz, ahtapot ve kalamarın da içinde olduğu kafadanbacaklılarda, omurgalılarda ve bazı denizanalarında ayrı ayrı gelişti. Bu grupların ortak atasında en fazla basit bir ışık algılayıcı leke vardı. Üstelik ahtapot gözü bizimkinden ters yönde "kablolanmıştır". Bu yüzden onlarda bizim gözümüzdeki kör nokta yoktur. Uçuş da benzer bir hikâye: Böcekler, kuşlar, pterosaurlar ve yarasalar kanatlarını birbirinden bağımsız geliştirdi.

Gould ile Conway Morris: Kaset yeniden oynatılırsa
Bu konudaki en ünlü tartışma iki bilim insanı arasında geçti. Stephen Jay Gould, 1989'da yayımlanan Wonderful Life (Harika Hayat) kitabında, Burgess Şeyli fosillerinden yola çıkarak tarihteki tesadüfün (olumsallığın) önemini vurguladı. Gould'a göre "yaşamın kasetini" başa sarıp yeniden oynatabilseydik, evrim bambaşka bir yol izleyebilirdi. Omurgalıların atası sayılan küçük Pikaia bu tekrarda hayatta kalamazsa, insan da gelecek tarihten silinirdi. Bu görüşe göre insan düzeyinde zekânın yeniden ortaya çıkması pek olası değil.
Cambridge Üniversitesi'nde 1995-2019 arasında evrimsel paleobiyoloji profesörü olan İngiliz paleontolog Simon Conway Morris ise tam karşı görüşte. Burgess Şeyli üzerine çalışmalarıyla tanınan Conway Morris, 1998 tarihli The Crucible of Creation kitabında Gould'un yorumunu eleştirdi. Sonraki kitabı Life's Solution: Inevitable Humans in a Lonely Universe (Yaşamın Çözümü: Yalnız Bir Evrende Kaçınılmaz İnsanlar) adından da anlaşılacağı gibi iddialı bir tez taşıyor. Conway Morris'e göre yakınsama evrimin baskın gücü. Aynı kısıtlar altında yaşam "en uygun" vücut planlarına doğru ilerler ve zekâ er ya da geç ortaya çıkar. Zekânın yalnız primatlarda değil, karga gibi kuşlarda ve yunuslarla balinalarda da ayrı ayrı gelişmesi bu görüşe destek olarak gösteriliyor.
Bir düşünce deneyi: İnsansı dinozor
1982'de Kanada Ulusal Müzesi'nden paleontolog Dale Russell, dikkat çekici bir soru sordu: Bir dinozor türü olan Troodon 66 milyon yıl önce yok olmasaydı ne olurdu? Russell'ın "dinozoroit" adını verdiği varsayımsal canlı, insanı andıran bir yaratıktı ve kafatası hacmi bugün 1.100 santimetreküpe, yani bir insanınkine yakın bir değere ulaşabilirdi. Model ilgi çekti ama eleştirildi. Gregory S. Paul onu "şüpheli biçimde insana benzer" buldu. Darren Naish ise zeki bir troodontidin büyük olasılıkla tipik yırtıcı dinozor vücudunu koruyacağını, nesneleri ağzı ve ayaklarıyla kavrayacağını savundu. Yani yakınsama bile "insan gibi düşünen" bir canlının insan gibi görüneceğini garanti etmiyor.
İnsana benzemeyen uzaylılar: Sinemanın cesur örnekleri
Bazı yapımlar bu kalıbı bilerek kırdı. Andrey Tarkovski'nin 1972 yapımı Solaris'i, Stanisław Lem'in 1961 tarihli romanından uyarlandı. Filmde uzaylı bir canlı değil, bütün bir gezegeni kaplayan bir okyanus. Bu okyanusun düşünüp düşünmediği bile belirsiz. Denis Villeneuve'ün 2016 yapımı Geliş (Arrival), Ted Chiang'ın 1998 tarihli "Story of Your Life" (Hayatının Hikâyesi) adlı uzun öyküsüne dayanıyor. Filmdeki uzaylılar kafadanbacaklıları andıran, yedi uzuvlu canlılar. Karakterler onlara bu yüzden "heptapod" diyor. Yazılı dilleri de logogram denen işaretlerden oluşuyor.
Ridley Scott'ın 1979 yapımı Yaratık (Alien) ise ilginç bir ara örnek. İsviçreli sanatçı H. R. Giger'in 1976 tarihli Necronom IV baskısından doğan yaratık insana hiç benzemiyor gibi görünür. Ama içinde yine bir insan vardı: Rolü, 2,08 metre boyundaki ince yapılı grafik tasarımcı Bolaji Badejo üstlendi. Scott'ın gerekçesi de dikkat çekici: Yaratık insana ne kadar yakın görünürse o kadar korkutucu olacağını düşünüyordu. Korku sineması bazen tanıdıklığı bilerek kullanıyor.
Gerçek astrobiyoloji ne bekliyor?
Bilimsel arayış, Uzay Yolu'nun insansı halklarından çok uzak bir yerden başlıyor. Dünya yaklaşık 4,54 milyar yaşında ve yaşam 3,7 milyar yıldan önce ortaya çıkmış görünüyor. Ancak gezegen tarihinin büyük bölümünde yaşam tek hücreli canlılardan ibaretti. Çok hücreli canlılar yaklaşık 1,7 milyar yıl önce sahneye çıktı. Bizim gibi iki yanlı simetriye sahip hayvanlar ise ancak 555 milyon yıl öncesinde vardı. Bugün yaşayan türler, Dünya'da yaşamış bütün türlerin yüzde birinden azını oluşturuyor.

Verileri göster
| Dünya'nın yaşı | yaklaşık 4,54 milyar yıl |
|---|---|
| Yaşamın ortaya çıkışı | 3,7 milyar yıldan önce |
| İlk çok hücreli canlılar | yaklaşık 1,7 milyar yıl önce |
| İki yanlı simetrik hayvanlar | 555 milyon yıl önce var |
| Bugün yaşayan türlerin payı | tüm türlerin %1'inden az |
Bu tablo, başka bir gezegende yaşam bulsak bile onun büyük olasılıkla mikrop düzeyinde olacağını düşündürüyor. NASA'nın arayışları da buna göre şekilleniyor. Mars'taki Perseverance gezgini, eski mikrobik yaşamın izlerini aramakla görevli. Europa Clipper aracı, Jüpiter'in uydusu Europa'nın buz kabuğunun altındaki tuzlu okyanusun yaşamın yapı taşlarını barındırıp barındırmadığını araştıracak. Geleceğin Habitable Worlds Observatory teleskobu ise başka yıldızların çevresindeki gezegenlerde yaşam belirtisi aramak için özel olarak tasarlanan ilk teleskop olacak. Bu arayışın ayrıntısını dünya dışı yaşam arayışı sayfamızda anlattık.
Peki zeki uzaylılar bize benzer mi?
Dürüst cevap: Bilmiyoruz, çünkü elimizde tek bir örnek var, o da Dünya. Conway Morris'in çizgisi, zekânın ve bazı temel vücut çözümlerinin (görmek için göz, hareket için uzuv) başka dünyalarda da tekrar edeceğini söylüyor. Gould'un çizgisi ise ayrıntıların tarihin rastlantılarına bağlı olduğunu hatırlatıyor. İki görüş birlikte okununca ortaya makul bir orta yol çıkıyor: Bir uzaylının görmek için gözü olabilir, ama iki kol, iki bacak ve burunlu bir yüz bekleyen film yapımcıları büyük olasılıkla hayal kırıklığına uğrar.
Bu konuyu daha derin düşünmek isteyenler için sonraki duraklar: astrobiyoloji ve dünya dışı yaşam sözlük maddelerimiz, "Herkes nerede?" sorusunu ele alan Fermi paradoksu sayfamız ve uzmanların görüşlerini derlediğimiz Uzayda yaşam bulundu mu? yazımız. Sinemadaki uzaylı istilalarının bilimsel karnesi için de eskimeyen beş uzaylı istilası filmi yazımıza bakabilirsiniz.
Kısaca
- Filmlerdeki uzaylıların insana benzemesinin ana nedeni bütçe ve pratiklik: Oyuncuya makyaj yapmak, yeni bir canlı yaratmaktan çok daha ucuz.
- Uzay Yolu: Yeni Nesil'in 1993 tarihli "The Chase" bölümü, insansı türleri galaksiye "tohum kodları" eken kadim bir halkla açıkladı.
- Yakınsak evrim gerçek: Kamera biçimli göz ve uçuş, birbirinden bağımsız soylarda defalarca ortaya çıktı.
- Stephen Jay Gould evrimin tesadüflere bağlı olduğunu, Simon Conway Morris ise benzer çözümlerin ve zekânın kaçınılmaz olduğunu savundu.
- Solaris, Geliş ve Yaratık, insana benzemeyen uzaylıların sinemadaki en bilinen örnekleri arasında.
- Astrobiyolojinin bugünkü beklentisi insansı varlıklar değil, mikrop düzeyinde yaşam ya da atmosferdeki yaşam izleri.
Bu haberi nasıl buldunuz?
İlk oyu siz verin




















